22 Mayıs 2018 Salı

Çocuklu evlere şipşak ve sağlıklı 15 yemek

Evdeki biri aşırı yemek seçen, diğeri ne olsa yiyen ama aşırı hareketliliği nedeniyle hemen eriten iki yavrunun da, en az bizim kadar çok severek yediği yemeklerden birkaç örnek paylaşmak istedim. Yapıp da yediren olursa, daha da paylaşırım.


1. İçine birsürü sebze saklanmış domates soslu kıymalı makarna:
Sarmısak, soğan, ve 2-4mm çapında zencefili incecik kıyıp 1 kaşık zeytinyağında kavuruyorum. Sonra havuç, kereviz, kabak, patlıcan (ve daha aklınıza uygun gelen ne kadar sebze varsa ekleyebilirsiniz tabii, bezelye mesela, neden olmasın?) minik minik doğruyor ve üstüne ekliyorum. Bol domates (gerekiyorsa ekstra salça), kekik, tatlı kırmızı biber ile harmanlayıp, üstüne de 500gr kadar dana kıymasını ekliyorum. Pişirme zamanı: 30dk. İstediğiniz tarz bir makarnanın üstüne sos olarak hazırladığımız bu yemeği bolca yaparsam, porsiyonlara bölüp dondurucuya atıyor ve birkaç yemeklik kullanıyorum. Alternatifi: soğan sarmısak zencefil üstüne domates, haşlanmış mısır, barbunya, baharatlar ve kıyma, (biraz da tarçın eklersen oldu sana chili'siz con carne) ve pilav üstüne sos oluveriyor. İpucu: ne kadar uzun kaynarsa, o kadar lezzetli oluyor ama en az 30dk pişsin..


2. Bulgur pilavlı somon fırında:
Bulguru, incecik doğranmış yeşil soğanı ve havucu kekik, tatlı kırmızı biber ve domates ile kısır yapar gibi hafif haşlıyorum (kısırlık bulgursa diri kalsın). Pişirme kağıdı içine 3 porsiyon olacak şekilde dörder yemek kaşığı koyuyorum. Üstüne derisi alınmış toplam 400 gr somonu 3 parçaya bölüyorum ve kısırlı karşımın üstüne koyuyorum. En üste çok minik limon (çok olursa acılaştırıyor) biraz tuz ve yiyorlarsa karabiber ekleyip (sıfır yağ çünkü balığın yağı var) kağıdı tamamen kapatarak 200 derecede 30dk (ya da somon pişene dek, arada kontrol edin iyice pişsin ama sertleşmesin) pişiriyorum. (Alternatifi, somonu kızartabilirsiniz, tadı daha güzel oluyor ama bana çok sağlıklı gelmiyor kızartma). İlk ve pişmiş son foto pinterestten - Bir türlü yiyip bitirmeden fotosunu çekmeyi akıl edemediğim yemeklerden biri ;)


3. Kremalı, pırasalı, domatesli balık (tencere yemeği):
Soğan, sarmısak, zencefil, tuz ve baharatları minicik zeytinyağla kavuruyorum, üstüne pırasayı ince ince halka keserek ekliyorum, (üstüne isterseniz kabak da ekleyebilirsiniz), üstüne bol domates ve gerekiyorsa salça ekliyor ve son olarak şekersiz krema ya da kaymak ya da badem sütü ya da hindistan cevizi sütü ekliyorum. Toplamda 500-600gr kılçıksız ve derisiz balığı (somon ya da beyaz etli büyük balıklar, ya da balık ve karides karışık yapılabiliyor) bu karışıma atıyorum (sos balıkların biraz üstüne gelecek şekilde bol olsun, gerekiyorsa domates suyu ya da sulandırılmış kaymak ekleyebilirsiniz). Pişme zamanı: 30dk (arada karıştırın, suyu çekip dibe yapışmasın). Yanında pirinç pilavı ile servis. Üstteki pişmiş son halinin fotosu pinterest'ten, benimkiler fotojenik olmadı ama tadı harika ;)


4. Bol sebzeli top köfte:
Soğan sarmısak kavruluyor. Kabak, yeşil fasülye, brokoli dalları, bebek mısır, havuç ufak parçalara bölünüp ekleniyor. Domates ve gerekirse suyu ekleniyor, sevdikleri baharatlar ekleniyor ve tam öldürülmeden ama sert de bırakılmadan, renklerini koruyacak şekilde pişiriliyor. Üstüne önceden hazırladığım (ya da ikea'dan hazır aldığım) top top köfteler eklenip sosu iyice yedirerek çekecek şekilde (bizim ocakta 20dk sürüyor) pişiriliyor. Yanına şehriyeli pirinç pilavıyla servis ediliyor.


5. Ekşili nohutlu patatesli terbiyeli köfte:
Köfteleri minik minik hazırlıyorum ve önceden az yağda kızartıyorum (içine maydonoz harika gidiyor), haşlanmış nohutu, minik doğranmış patatesi, (isterseniz havuç ve bezelyeyi de) ekleyip önceden eritilmiş tereyağında kavrulmuş unun üstüne yavaş yavaş soğuk su ekleyerek hazırladığım "çorba" suyuna ekliyorum ve 15dk kaynatıyorum. Piştikten sonra, servis etmeden önce 1 yumurta sarısı ile limon suyunu çırpıp "terbiye" olarak çorbaya ekliyorum (terbiyeye çorbadan birkaç kaşık ekleyip karıştırırsanız, sonra çorbaya dökerseniz, yumurta sarıları çorbada üste çıkmaz). Aynı yemeği bazen kuşbaşı tavuk etiyle de yapıyorum. Görsel Mutlu Chef'ten (tarifi orada da var), kıştan beri pişirmedim bu yemeği, yazın ağır geliyor, dolayısıyla foto çekemedim.


6. Patatesli rezene (tencere yemeği):
Soğan, sarmısak, üstüne patates ve büyük büyük böldüğüm rezeneyi ekliyorum, az zeytinyağı, biraz limon suyu sıkarak biraz kavuruyorum, üstünü anca kapatacak kadar mümkünse sebze parçalı çorba suyuyla (knorr'un sebze bulyon (vejeteryan)ını kullanıyorum, organik katkısız diyorlar) patatesin sertliği geçene dek pişiriyorum (rezene mevsiminde çok çabuk pişebiliyor, sonradan ekleyebiliyorum). Altına sade bir bulgur pilavıyla (rezenenin kıl kıl aynen dereotuna benzeyen yapraklarını ekleyebiliyorum bazen) servis ediyorum.


7. Bol bakliyatlı bulgur pilavlı döner:
Malum dönerciden geçilmiyor Almanya'da, arada sossuz ve sadece et olarak alıyorum. Evde kendim içinde bezelye, nohut, fasülye çeşitleri olan domatesli bulgur pilavı hazırlıyor, üstüne döneri ekliyor, yanına da yoğurt koyup "Modifiye edilmiş Anne Döneri" olarak ev ahalisine sunuyorum. Döner genelde bol baharatlarla ve tuzla hazırlandığı için baharat konusunda cimri davranıyorum.


8. İçinden sağlık fışkıran pizza(lar):
Pizza hamurunu hazır alıyorum (ama tarifi internette mutlaka vardır), üstüne domates sosu (o da paketle geliyor ama bildiğimiz salçalı domatesli, yeşil baharatlı ve biraz balzamik sirkeli sos evde yapılabilir). Üstüne çocuklarla beraber Allah ne verdiyse (ne hikmetse devamlı kabak, yeşil zeytin, mısır, domates veriyor!) ekliyorum, azıcık sarmısağı minicik doğruyorum, isterseniz en alta jambon da eklenebilir. En üste de doğranmış kaşarı ve yeşil baharatlarımızı ekliyoruz ve 20dk (bizde fırın hep 200 derecede çalışıyor) pişiriyoruz. Kabakları çok ince keserseniz iyi olur, yoksa pişmiyorlar. Aynı pizzayı domates sosu yerine krema (ya da kaymak) kullanarak, üstüne gorgonzola ve armut dilimleriyle ya da yine beyaz sosla, ton ya da somon balığı,mısır ve capri ile de pişiriyoruz.


9. Sebzeli kiş:
En uzun zamanı alan ama bir çırpıda yenilen yemek! Bunun hamurunu kocam yapıyor, kiş hamuru diye tarifi ararsanız bulunur, çok ince açarsanız çok daha lezzetli oluyor. Yuvarlak kek kalıbına seriyor. Ben içini hazırlıyorum. Kabak, pırasa, krema (yine süt ve kaymak karıştırılabilir) ve domates parçalarını karıştırıyorum, yine knorr sebze bulyonumu biraz ekleyip hepsini yoğuruyorum (isterseniz içine somon ve dereotu da katabilirsiniz, çok yakışıyor) ve kalıba döküyorum. Kabak çok su verdiği için kabağı mutlaka iyice sıka sıka kurutmak ve sosu baya koyu hazırlamak gerekiyor. Baharatlar yine isteğe bağlı ama ben genelde hep kekik, fesleğen, majoran gibi yeşilleri, tatlı kırmızı biber ve tuzu tercih ediyorum. Fırında 180 derecede üstü kızarmayacak ama içi pişecek şekilde (ortasına bıçak sokun, ıslak gelmiyorsa, yapışmıyorsa, sulu değilse pişmiştir) pişiriyoruz.


Bu kişin mevsiminde rubarb otlusu da (hemen üstte) şahane oluyor.


10. Yeşil spagetti bolonez:
Şu sebzeleri spagetti gibi kesen aletten aldık, evimiz şenlendi. 2-3 iri kabağı bu aletle kabuklu şekilde kesiyorum. 2-3dk haşlıyorum (sert kalsın, kopmasın). Üstüne 1. maddedeki sosu yapıyor, içine bu sefer bir de beyaz peynir ve kavrulmuş çam fıstığı ekliyorum. Haşladığım spagettiyi en alta, spagetti şeklindeki kabağı onun üstüne, sosu da en üste koyup yeşil spagetti diye yediriyorum.


11. Karnıbahar bolonez:
Karnıbaharı diri kalacak şekilde ama yenecek şekilde biraz haşlıyorum. Derin bir tepsiye alıp, üstüne yine aynı, önceden dondurduğum bolonez sosunu döküyor, en üste de kaşar rendeleyip fırına veriyorum. Hazırlama zamanı rekor 10dk olan yemeklerden biri. Yanına pirinç pilavı da çok güzel yakışıyor.


12. Sakar hamburger:
Hamburger ekmeklerini fırında azıcık ısıtıyorum. Hazır aldığım ya da üşenmediysem kendim hazırladığım hamburger köftesini üstüne ekliyorum. Çeşitli sebzeleri sote hazırlıyor, üstlerine kaşar eritiyor, köftenin üzerine koyuyorum (üstü açık olacak şekilde servis ediyorum, az ekmek, bol gıda, çatal bıçakla yenen açık hamburger oluyor, iki ekmek arasında servis ederseniz sosu sağa sola döküldüğü için adı sakar hamburger).


13. Avokadolu, hardallı, mandalinalı, balzamik sirkeli karidesli ve ısırgan otlu makarna:
Yuh artık bunu da yemezler diye düşündüğüm ama severek yedikleri bir yemek! Isırgan otlu makarnayı haşlıyorum (ya da normal makarnaya ısırgan otu ekleyerek beraber haşlayabilirsiniz, en azından tadını verir). Karidesleri yeşil soğan, sarmısak, tuz ve zeytin yağıyla kavuruyorum. Ayrı bir kaba alıp üzerine çiğ avokado, limon, hardal ve balzamik sirke karışımını döküyorum (limon yerine mandalina da olabilir, biraz bal da katabilirsiniz), iyice karıştırıyor, makarnanın üzerine ilave edip servis ediyorum. Neden yiyorlar bilmiyorum ama içindeki balzamik sirkeden şüpheleniyorum, zira sadece zeytinyağla sirkeye ekmek banmayı da seviyorlar! (Görsel ve görsele ait başka bir tarif şuradan, bizimki avokadoların gazabıyla çok estetik gözükmüyor ama tadı harika, denemenizi öneririm).

14. Krep gecesi:
İki haftada bir yaptığımız bir gecedir. Yumurta, un, süt, bir tutam tuz ve bir tutam şekeri göz kararı miktarlarda iyice çırparak hazırlar, tavada krep haline getiririm (incecik olsun, daha lezzetli olur). "Önce tuzlu sonra tatlı" kuralımız gereği, önce yarım ıspanaklı krep yiyen çocuklar, sonra da yarım elma ve armut püreli krep yemeye hak kazanırlar :) Ispanaklı krep için; donmuş yaprak ıspanağı ya da mevsiminde gerçeğini tabii, kıyılmış soğan sarmısak ve yine miniminnacık zencefil ve baharatlar ile iyice kavururum, isterseniz içine havuç da rendeleyebilirsiniz çok yakışıyor, üstüne yine kaşar rendeler, kreplerin içine dürerim. Elma armut püresi de burda hazır satılıyor ama evde de yapılabilir, biraz tarçın da çok yakışıyor. Tabii krep çok şahane bir şey, içine istediğiniz sebzeyi, eti, çikolatayı da dürebilirsiniz :) Krep görseli koymaya gerek görmedim, bildiğimiz krep işte..


15. Salata gecesi:
Haftanın bir günü bizde mutlaka salata gecesi olur. Bazen sadece ıspanağa sirke zeytinyağı, beyaz peynir, çam fıstığı ve çilek ekler, zeytin yağ, balzamik, tuz ile servis ederim. Bazen domates, avokado, yeşil soğan, limon suyu, tuz, kırmızı biber ve kekik ile guacamole yaparım, bazen bu guacamolenin üstüne yeşil aspargus ve rendelenmiş peynir eklerim. Bazen de söğüş salata üstüne kızarmış hellim ve bal eklerim. Bazen de "doğu salatası" yapar, kuruüzüm ve baklagille zenginleştiririm. Yanında Alman ekmeğiyle servis ederim. Çocuklar yemez :D O tip gecelerde onlara "fish and chips" gecesi düzenlenir, hazır dondurulmuş "fish fingers"ı ve yanlarına da hazır patates, kırmızı patates ve havuç jülyenleri alır, direkt fırına atarım 20dk 200 derece, salatalar hazırlanıncaya kadar şipşak pişer. Mutlaka kekikli kırmızı biberli naneli fesleğenli yoğurt hazırlarım yanına, ikisi de bandırmayı çok sever :) Bir de ufak "rezil annelik" uygulamam vardır, salatadan 3 kaşık yiyen sadece salata gecesine özgü tatlıyı da yemeye hak kazanır (mevsime göre dondurma, alttaki haşhaşlı kek, puding gibi..)


Son olarak, tabii ki bizde 3 kural var:

1. Sofra adabı en az beslenme kadar önemlidir. Yemek zamanlarında tüm aile bir araya gelir, ekransız, sohbet ederek sofrada otururuz ve herkes "annenin belirlediği" yemeği yer. "Bööö yemiycem, başka bişi hazırla" kesinlikle yasaktır. Nimete saygı duyulur, sofraya ne gelmişse 1 kaşık denenir, istenmiyorsa yenmez ama alternatif de hazırlanmaz (her gece yatak ritüelinden 15dk önce 1 küçük kase yoğurt, kuruyemiş ve meyve veriyorum nasılsa, içim rahat..).

2. Çocuklar 6. aylarından itibaren katı gıdaya geçer ve kendi kendilerini besler. Anne ilk 2,5 sene biraz yardımcı olur (bir çatal çocukta bir çatal annede olur, anne ara sıra tıkıştırır yoksa yemekler 45dk'nın da üstüne uzar yahu) ama "tabak bitecek" diye kesinlikle zorlamaz. Ne yeneceğine anne, ne kadar yiyeceğine çocuk karar verir.

3. Anne bir sebzeye kafayı taktıysa, çocuk da yemiyorsa, o sebzenin farklı tariflerini denemek annenin boynunun borcudur. Yani kabak mesela, her çocuk sevmez ama illa ki sevdiği bir şekli vardır, ben buna inanıyorum. O şekli bulana dek yeni yeni tarifler denemek hem beni geliştiriyor, hem de "hep aynı yemekler yaaa bıktık" serzenişlerinin önünü kırıyor ;) Mesela; kırk yıllık karnıyarık değişe değişe sonunda oldu sana içi peynirli, kıyılmış yer fıstıklı etli, domates karışımlı kabak-kayığı.. :D Biraz abartılı bir değişim oldu ama hadi neyse.. Yiyorlar mı, yiyorlar.. Hem de "halis muhlis geleneksel Türk yemeği" diye sunuyorum, ne bilecekler, boşveeeer.

Umarım tarifler hoşunuza gider.. Afiyet olsun!
Bu da bonus olsun: yemeğin hazırlanma şekli tabii bizde de her evdeki gibi; bir elde çocuk, bir elde kepçe şeklinde.. Onun eli girdiği için yemekler böyle tatlı oluyor galiba :D

19 Mayıs 2018 Cumartesi

Kin tutmamak, temiz tartışmak

Geçenlerde bizim 8. evlilik yıl dönümümüzdü. "Beyim" beni pizza yemeĞe götürdü. E 8 yıldan sonra anca pizza, ona bile şükür.. Arabamızın plakası ve ajandalardaki kırmızı kalemle çizilmiş yıldızlı notlar olmasa valla unutacağız günü. Dinozor döneminden beri berabermişiz gibi hissediyoruz (özellikle 2. çocuktan sonra). Ama kutladık anasını satiim. Biraz da 7 benim çok uğursuz sayım olduğu için, 7. yılı boşanmadan atlatmayı kutlayalım bari diye de düşündük :) Ama bu vesileyle, evliliğin "güller açtıran gübresi" mahiyetinde bir huyumuzu yazmak, buraları şenlendirmek istedim.

Bir huyum var; karışık hisler içindeyim: Kin tutmamak. Birine çok kızdıysam, öfkem saman alevi gibidir, yakar kavurur ama geride bir şey bırakmaz. Gurur duyduğum; öfkemi uzatmam, o an orada duygumu yaşar, tepkimi verir, sonraya bırakmam. Yani 10 seneyi bırak, bir önceki günden bile "sen de bana şunu şunu dediydin, şöyle yaptıydın" gibi eski dosyaları açma huyum hiç yoktur. Kara kaplı defterler tutmam. Bu da bana kafamı yastığa koyduğumda o tip dosyaları düşünmeme rahatlığı sağlar. İlişkilerimde de karşı taraf tarafından sevilen huylarımdan biridir çünkü dargınlıklar uzamaz, orada çözülür biter. Küslük asla (iddialıyım evet asla) yapmam.

Fakat düşününce, kin tutAmamak konusu biraz karışık aslında. Çünkü; "gerçekten zararsız mı?" dersek, o anda verdiğim tepki bazen çok acımasız olabiliyor. Canım yandığı ölçüde ben de can yakmak isteyebiliyorum ve "anında cevap" huyum nedeniyle, bazen geri dönülemez adımlar atılmış olabiliyor. Daha önce yazmıştım, ağzımdan kaba söz çıkmaz, küfür asla ama entelektüel anlamda çok iyi saldırıyorum ha. Psikolojik anlamda iş bitiriyorum, e yılların eğitimi var, bir de karşımdakini iyi tanıyorsam en acıtan noktasına vurmak kolay tabii. Ama sonrası çok kötü ya.. Çünkü karşındaki de senin kadar zeki, sen seçmişsin adamı yani.. Karısı, anası psikolog. Hayatındaki en önemli 10 kişinin tamamı balık burcu. Adam bizi nasıl idare edeceğinin doktorasını yapmış hayat boyu. Dolayısıyla aynen bel altı psikolojik vuruş yapabiliyor, tek lafla işi bitirebiliyor. Birkaç defa ağlattı beni; sinirden değil, tam noktasına vurduğu ve tek taşla tüm hayat travmalarımı açtığı için.. Ama kendi de ağlar yani, kova sonuçta.. Kıyamaz.

Birden parladığım için bazen "Akdenizli kadının cazibesi" oluyorum ama bazen de işte "düşünmeden konuşuyorsun bak kırıcı oluyorsun" oluyorum. Bu işi çözelim dedik. %100 olmasa da %90 çözdük, bak nasıl:

Eşim beni bu konuda hakikaten çok eğitti. Yonttu resmen. Onunla "asla yatağa kızgın girmemek" diye bir evlilik kuralımız var (bazen sırf bu kural nedeniyle gece yarılarına kadar konu tartıştığımız ve işi tatlıya bağlamadan o yatağa giremediğimiz oluyor). Ama şimdilerde yeni bir kuralımız daha var "birbirimizi çok sinirlendiriyorsak, o an "kırmızı patates" gibi bir kod kullanıyoruz" (özellikle böyle saçma bir sıfat tamlaması seçtik ki o anki gerilimi de azaltsın ve bize saçmaladığımızı hatırlatsın). Biri "kırmızı patates" dediyse duruyoruz ve ufak bir ara veriyoruz. Genelde bu aradan sonra tartışmanın rengi değişiyor, konuşmaya değil dinlemeye odaklanıyoruz, o zaman da zaten konu çözüm yoluna girmiş oluyor.

Ha bunu eşimle ilişkime uyguluyorum ama onun dışındaki ilişkilerimde farklı tekniklerim var: mesela dostlarımla asla kavgayı bırak tartışma bile yaşamam! Ters gelen huyu olursa direkt "neden?" diye sorarım, konuşuruz, ha iş tartışmaya ya da yaralayıcı noktaya varıyorsa o zaten dostum değildir, tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna.. Malesef insan eliyorum, çok fazla, ama buna ihtiyacım var, yanımda sadece güvendiğim dağlar olsun istiyorum. Az sayıda güvenilir insan, çok sayıda güvenemediğim insandan iyidir.. Arkadaşlıktan dostluğa geçme aşaması benim için çok önemlidir, çok ince elerim ve beni sinirlendiren durum ve davranışlarla karşılaşınca 2-3 şans daha veririm. Ama hala hayat felsefemiz uyuşmuyorsa, karşılıklı saygılı fikir alışverişi düzeyinde tartışmaları beceremiyorsak, uğraşmam pek, kafama da hiç takmam, arkadaş ya da hatta tanış düzeyindeki insanlarla psikososyal alışverişlerim rahattır çünkü duygularımı etkileyecek düzeyde yakın değildir.

Çocuklarla ilişkimde ise çok bahsettiğim "kişisel almama", "çocukla çocuk gibi değil, yetişkin gibi tartışma" ve "çok sinirlendiğim anda onu değil, kendimi ondan uzaklaştırma" tekniklerim var ve olayın alevi söndüğünde mutlaka bedensel temas ve olan biteni tekrar anlatmak ve verdiğimiz tepkileri ve nedenlerini konuşmak, bir dahaki sefere dair sözler almak benim için çok önemli ve çok yararını gördüm.

En zorlandığım ilişki ise, malesef kendi annemle ilişkim.. 40 yaşıma geldim hala annemle ilişkimde çözülemeyen noktalarımız var. İkimiz çok farklıyız. Ben telaşlı ama esneğimdir (su gibi). O çok sakin ama çok güçlü ve katıdır (aslan gibi). Bir de eşimde de aynı (bazen kendisiyle "ay kadınlar hep babalarını andıran erkeklerle evlenirmiş, ben annemi andıran erkekle evlendim" diye dalga geçerim), en sevmediğim huy: kendini "zavallı hakkı yenen mağdur" rolüne çok rahat koyar, hemen o dudak titrer, hemen bir "kurbanlık koyun" sakinliği. Ay hiç gelemem işte o an, hele hele 1-2 damla gözyaşı da varsa işin içinde, benim "koptuğum" andır. İnanılmaz sinirlenirim, yakar kavururum, mağduru hakikaten mağdur ederim yani.. Sonunda da mağdur hakikaten üzülmüş, ben de sinirimi kontrol edemediğim için en çok kendime sinirlenmiş halde kalırım. Ben öyle anlarımda çok kırıcıyım, çok düşüncesizim biliyorum, gerçekten çok üzülüyorum sonradan. Anne ya, nasılsa kızmaz güveni var tabii. Ama o da geldi 70 yaşına. Kişiliği de değişmeyecek artık. Bu konu çok canımı sıkıyor. Kontrol edemediğim tek ilişkim de bu, itiraf edeyim.. Annemle "temiz" tartışmayı bir becerebilsem, vallahi dünya barışını falan sağlayabilirim, nobele aday olabilirim..

Neyse. Yani temiz tartışmak önemli. Yaşam hedeflerimden biri.. (bir de çok korkuyorum ya, kızımla ilişkim annemle ilişkim gibi olacak diye çünkü karakterlerimiz aşşşşşırı çakışıyor ayyy, derler ya, istediğin kadar aksine uğraş sonunda aynen annen olursun, kendi kızınla ilişkin de aynen annenle olduğu gibi olur diye, ayyyy vurucu son cümle).. Etraf yumuşasın diye bu alternatif yaşam hedefi görselini eklemek farz oldu (böyle ana-kızlar da var bir başka evrende..):


16 Mayıs 2018 Çarşamba

Ramazan'da mızmızlık ve şikayetçilik orucu

Sabahki yazımı değiştirerek tekrar yolluyorum, üzerinde düşününce aklıma farklı bir nokta geldi.

Her sene Ramazan'da açlık ya da susuzluk orucu tutarak nefsimi fiziksel anlamda zorlayarak köreltmektense, kendimi daha ruhani ve manevi anlamda zorlamaya çalışıyorum. Bu tür bir orucu daha "olumlu" ve "geliştirici" buluyorum, yaradanla aramdaki bağı güçlendirme adına, bana daha anlamlı ve yararlı geliyor. Bu benim kişisel fikrim, herkesin inancı kendi içinde ve inanç çok kişisel bir kavram. Ne ötüyorsam kendime, lütfen genellemeyelim..

Ben bu sene Ramazan ayı için şunlara niyet ettim:

1. Daha "ben" dışındaki evreni ve bu evrendeki ufacık yerimi düşünmek, dolayısıyla büyüklenmemek.
2. Bedenime daha fazla saygı duymak, sürdürülebilir sağlıklı yaşam uygulamalarını arttırmak.
3. Çevreme, canlılara, doğaya hatta eşyaya karşı daha saygılı ve kontrollü olmak; kanaatkar olmak, tüketmek yerine üretmek ve yeniden kullanmak, paylaşmak.
4. Günde en az bir tane "Neden?" sorusu sormak, daha çok düşünmek, daha az konuşmak.
5. Daha sakin ve daha yavaş, denge odaklı bir yaşam sürmek.
6. Daha az şikayet etmek, mızmızlanmamak ve daha olumlu düşünebilmek.

Özellikle bu son madde benim için çok önemli, çünkü son zamanlarda nedense (var aslında bazı varoluşçu kaygıların (bakınız: psikoloğun ortayaş krizi) etkisi, ama girmeyelim şimdi, çıkamayız) inanılmaz mızmızım! Bu ne yaw.. Ay hiç ben gibi değilim, bildiğin "spießig" tabir edilen Türkçe'ye "hokuyla bile kavgalı" diye çevirebileceğim, somurtkan homurdanıp duran Alman ninelere döndüm.. Mızmızlık yok! Bitti. Haydi bakalım Ramazan; al beni, evir beni çevir beni, havaya fırlat tut beni, kötü huylarımı aaaaal, iyi huylar koy yerlerine.

İnşallah bu konularda biraz gelişebilirim.. Umut ve bol çaba!

Hayırlı Ramazanlar; oruç tutan arkadaşlara kolaylıklar dilerim, tutamayanları da kendi belirledikleri bir alanda "temizlenmeye" davet ederim, deneyebilirseniz, düşünebilirseniz, çok faydasını göreceksiniz.. (Olmadı bayrama kaç gün kaldı şunun şurasında?!)

14 Mayıs 2018 Pazartesi

5 gün ev hapsi

Çarşamba sabah Maya'ya alıcı gözle bakınca gözüme "sanki bu ara birkaç gram mı aldı, yanakları toparladı sanki" gibi göründü. Sen misin bunu düşünen.. Çarşamba öğleden sonra anaokuluna Maya'yı almaya gittim ve onu öğretmenin yanında sakin sakin oturarak hikaye dinler buldum. Zaten uzaktan belliydi ama öper öpmez ateşi olduğunu da fark ettim - öğretmenler anlamamış, anlasalar telefon ederlerdi "çocuk hasta, alın" diye. Eve getirdiğimde "üşüyorum" dedi ve tabii o gece ateş tavan yaptı. Tavan: 40.3 derece, Maya'nın ateşi hep böyle "çıktı mı tam çıkar". İlk gece ilaç vermedim, vücudu uğraşsın biraz dedim çünkü ilaçsız zor geçen bir geceden sonra bazen toparlayabiliyor. Ama olmadı, ertesi sabah Almanya'da babalar günüydü ve başka bir bayrama da denk geldiği için resmi tatildi. Tatil ve haftasonları doktorlar çalışmıyor. Acil çalışan bir kliniğe götürdük ve nöbetçi doktor müjdeyi verdi: Streptokok. Boğaz ve dil bembeyaz aft.

Geçen yıl ailecek çok süründüğümüz için, dayatılan antibiyotiği hiç sorgulamadan aldık ve verdik çocuğa. Zaten çocuk halsiz, gözler kayık. Çarşamba'dan Pazartesi (bugün)'e 5 tam gündür evdeyiz. Tabii yemiyor, halsiz, Streptokok'un mızmızlığını bilmeyen yoktur heralde, vallahi canımdan bezdim. Gözünün içine bakıyorum iyileşsin diye. İyileşir iyileşmez yallah anaokuluna..

Çok bencilim değil mi.. Biliyorum. 

Dahası var.

Hayatta bazı "sınavlar" var ve bu sınavlardan tekrar tekrar çaktığımı hissediyorum. Ta ki bir şey "tık" edip oturuncaya dek. Çocuk hastalığı da bu devamlı çaktığım sınavlardan biri. Çocuklar hastalanınca ben kendimi kaybediyorum, kontrol tamamen elimden çıkıyor, inanılmaz endişeleniyorum. Kendi kendime "Allah çaresiz tedavisiz hastalık vermesin, bunlar çocuk, tabii ki hastalanacaklar" falan demek işe yaramıyor, aşırı bir kötüye yorma, felaket senaryoları yazma halim var. Sadece endişe değil, daha kötüsü, endişenin kız kardeşi: öfke. Sinirlilik tabii ki korkudan geliyor ama bunu bilmek bir işe yaramıyor; başta eşime, sonra çocuklara, hasta çocuğa bile sinirleniyorum! Tabii en çok da kendime..  


Hasta bakımında robot gibiyim, elim hızlı ve telaşsızım. Ama robot gibi de duygusuzum. İlaç alınacak, mızmızlık kesilecek, ağlamak yok! Ayyyy resmen ev hapsine soktum herkesi.. Maya devamlı "anne ne zaman anaokuluna gidicem" diye soruyor, çocuk okulu eve tercih ediyor resmen.. Ben de onun okula gitmesini tercih ediyorum gizli gizli ama daha ateşsiz ilk 24 saati bugün. Biliyorum, artık bulaşma riski sıfır (antibiyotiğin 48. saatinden itibaren bulaşıcılık bitiyor, ateşi yoksa ve halsiz değilse yallah okula dedi doktor) ama diğer çocuklara karşı sorumluluğum var, bugün de evdeyiz. Ama burnumdan solumuyorum desem yalan olur, bir türlü şu "hastalığı yöneten, kontrol altına alabilen, telaşsız, nazik ve sevecen anne"ye dönüşemedim, yani bu sefer de "çaktım" bu sınavdan.. 

Aslında beni en temelde korkutan şey, her annenin duyduğu en temel korku; onları kaybetmek tabii. Ve bana iyi gelecek düşünce "çocuktur, hastalanır, iyileşir, yine hastalanır" diye düşünerek bu süreci "normalleştirebilmek" ve kabullenmek. Ama yapabiliyor muyum, hayır.. Henüz "sıfır, otur...!"

8 Mayıs 2018 Salı

Anneler neden arkadaş bulamıyor?

Psikolojide üzerinde çok tartışılan bir konudur; aktif sosyal yaşam (dışa dönük kişilik) ve kendine zaman ayırabilmek (içe dönük yaşam) dengesi. Malum artık "sağlıklı yaşam" tanımı sadece sağlıklı beslenme, spor, rutin sağlık kontrolleriyle sınırlı değil; işin fiziksel yanı kadar bilişsel anlamda aktif olmak, sosyal ve ruh sağlığına dikkat etmek de gerekiyor. Hep bahsettiğim gibi; sağlıklı olmak için fiziksel, bilişsel, sosyal ve psikolojik dört kolu dengede tutacaksın.

Kendine zaman ayırabilmek özellikle çocuklu yaşamda çok zor ama çok önemli bir kol, içsel denge ve kendinle ilişkin kadar dış ilişkilerde aktif ve dengeli bir rutin tutturmak da önemli. Özellikle çocuktan sonra, bir çoğumuz kendi kabuğumuza kapanıyoruz. Artık "annelik rolü" klasik anlamından sıyrıldı, çoğumuz onca sene eğitimini aldığımız, emek verdiğimiz ve severek yaptığımız kariyerimize de çocuğumuz gibi önem veriyoruz. Malum şehir hayatının ulaşım, erişim, zaman sorunları da var. Kendimize kalan azıcık zamanı da sadece çocuklara ve "en iyi arkadaşımız"a dönüşen eşimize ayırmamız normal aslında.. Dolayısıyla hayatımız "iş ve aile" odağında geçebiliyor. Sosyal çevremiz iş, eş, aile ve çocukla sınırlı kalıyor. Biraz "gönüllü tembellik" de ediyoruz, sınırlı ve değerli özel zamanımızı "ay şimdi kim süslenip giyinip bu saatte (20.00!) dışarı çıkacak, giyeyim yumuşacık pijamamı, alayım bir kadeh şarabımı / kitabımı / dizimi, geçeyim koltuğuma miiiiis" diyoruz. Demeyelim. Zorlayalım kendimizi. Bu konu çok önemli ve malesef ucu bir defa kaçtı mı, çok zor oluyor toparlamak..

Kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, kadınlar kendilerini en çok "anne" rolünde yalnız hissediyorlar. "Dost"lukları bırak, "arkadaş" edinmek ya da "tanış" bulmak, en çok bu dönemde zorluyor, olan dostluklar yitiriliyor, yalnızlık ve sosyal izolasyon sorunları yaşanıyor. Halbuki gerçek anlamda dosta da en çok ihtiyacımızın olduğu dönem bu. Çocuk yetiştirirken hepimiz bocalıyoruz, yaptığımız herşeyi sorguluyoruz, güvenimiz yerlerde sürünüyor, üstelik öyle "mükemmeli oynayan anne modelleri" ile dolu ki sosyal medya, onları gerçek sanıyoruz!

Kadınlar malesef kadınların en büyük düşmanı olabiliyor bu çocuk yetiştirme konusunda çünkü çok azımız gerçekleri konuşabiliyor, yazabiliyoruz. Nedense "ay bana kötü anne derler, ay beni eleştirirler, ay çocuklarımı sevmediğimi, ihmal ettiğimi sanarlar" diye kendimizi "ideal" göstermeye, çocuğumuzla ilişkimizi olduğu haliyle değil "olması gerektiğini düşündüğümüz haliyle" yazıyor, anlatıyoruz. Aynen bunun ne kadar hastalıklı olduğunu göz ardı edip, sıfır beden mankenlere özenmek gibi! Gerçek "kadın"ın ne olduğunu unuttuğumuz gibi, gerçek "anne"nin de ne olduğunu hızla unutuyoruz..

Unutmakla da kalmıyoruz, bu "ulaşılamayan ideal"i birbirimize dayatmaya kalkıyoruz. "Aaa seninki uyumuyor mu, bak ben Ferber uyguladım inanılmaz rahat uyuttum" diye "akıl verirken" aslında karşımızdaki kişiye "ben yaptım, sen yapamadın" dediğimizin farkına bile varamıyoruz.. Ama bu apayrı bir başka konu tabii. Demek istediğim, herkes birşeyleri gizlediği için, dostluklar da samimiyetini yitiriyor, karşılıklı "başarı gösterisi"ne dönüşüyor. Güç savaşları başlayınca da, dostluk kurulamıyor..


Halbuki şööööyle kafamızın dengi bir anne-dost ile bir araya gelip çocukların dedikodusunu yapamadıktan, davranışlarıyla ve tepkileriyle dalgamızı geçip rahatlayamadıktan sonra çocuk yapmanın bile ne anlamı var yahu.. Süslü püslü hayatlarımızı değil, olduğumuz şeklimizi gösterebilsek; "kim ne der" diye düşünmeden, kendimizi başkalarıyla karşılaştırmadan, başkalarını da "sadece insan" olarak görmeyi başararak, kusurları görmezden gelip, güzellikleri gururla abartmadan normalleştirerek.. Akıl vermek yerine sırt sıvazlayarak, öneride bulunmak yerine kendi hayatımızdan benzer bir sorunu ve çözebildiysek çözümünü anlatarak, daha az emir kipli ve öneri içeren cümlelerle konuşarak.. 




Göz göre göre kendini sosyal çevrelerden uzaklaştıran, zorlandığını dile getiremese de hissettiren bir anne varsa, bir günaydın, bir nasılsın, bir hadi bana gel çocuğu da getir dağıtsın etrafı sorun değil, bir yarım saat olsun kahve içelim diyerek.. Bir telefon ederek, hep çocuğu değil onun hal hatırını sorarak.. Hepimiz geçtik zor dönemlerden ve bir sıcak gülümseme bile ilaç olabilir bazen..
Bu yazıyı "doğum sonrası ruhsal sağlık farkındalık projesi" amaçlı, The Mummy Social'ın "There for her" kampanyasına Türkçe destek olarak yazdım. Umarım kalplerinize ulaşır..


Ayrıntılı bilgi:

SHOW OF HANDS
We have been overwhelmed by the number of comments and messages we’ve received since posting about our involvement with The No Filter Mum’s #thereforher campaign to mark Maternal Mental Health Awareness Week. We have learned 3 key things so far:
1. It is incredibly common to feel lonely as a mum (and that goes for mums of children of ALL ages - we’re not just talking about newborns).
2. Feeling left out at baby groups or at the school gates ‘where everyone else knows each other’ is one of the most commented-on experiences of loneliness. A smile goes a LONG way. A chat and an invitation to join in goes even further.
3. People who go out of their way to support others are often in need of support themselves but perhaps get overlooked because they seem to have their s**t together. Appearances can be deceptive. If there’s a mum you know who is always there for everyone else, ask yourself whether anyone is #thereforher.
Here’s Mummy Social’s founder Josie Barron showing her support for this campaign with the backup of ambassadors The Unmumsy Mum andHelen Skelton-Myler - all 3 of whom have been open about finding motherhood lonely. We’d love for you to join in with the show of hands using the hashtag #thereforher. And thank you so much for all your responses so far ❤️

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Kardeş savaşları

Lukas doğmadan önce, en büyük korkularımdan biri "acaba Maya nasıl tepki verecek?"ti ve elime ne geçtiyse okudum, yaladım, yuttum ve şu yazımda da anlattığım noktalara özellikle dikkat ettim.. Sonuç gerçekten başarılı oldu, Maya kardeşini kıskanmadı, iki çocuklu hayata adaptasyon süreci oldukça rahat oldu, şimdi de kardeşini seviyor, kolluyor, özlüyor. Ama gel gör ki, hiç aklımda olmayan bir nokta, yani ikinci çocuğun kıskançlığı, başıma bela oldu..

Maya kardeşiyle ilişkisinde ne kadar nazik ve sevgi doluysa, Lukas o kadar "hayvani".. Başka bir kelime bulamadım yaptıklarını anlatmaya.. Lukas gelmeden önce her sabah ona özel bestelenen şarkıyla öpülerek uyandırılan Maya, Lukas benim bir boşluğumu yakalayıp sessiz ve sinsice gidip kapı kollarını açmaya başlayalı beri her sabah üstüne atlanılıp tepinilerek, dövülerek, saçları yolunarak ve hatta ısırılarak uyandırılıyor. İşte ikinci çocuğun hayatımıza kattıklarının özeti.

Fakat yine de Maya'nın hiç bir defa bile karşı atağa geçtiğini görmedim, arkamdan da yapmadığına eminim çünkü Maya'nın mayasında yok fiziksel saldırganlık. O genelde psikolojik saldırganlık uzmanı ve ciyaklama dalında tam bir "Drama Kraliçesi".

Lukas'ın "hayvani" davranışları yani ısırmak, vurmak, saç yolmak beni gerçekten zorluyor. Çünkü aileden, Maya'dan ya da kendinden büyük çocuklardan sert tepki görmüyor (dişe diş, göze göz anlayışı ortamımızda kesinlikle yok), empati kurma yaşı da henüz gelmediği için "oğlum acır, yapma"dan anlamıyor. Dolayısıyla çocuk davranış bozukluklarında en doğru yöntem olan olumsuz davranışı görmemezliğe gelmek, mümkünse tepki vermemek ve olumlu davranışı abartılı bir övgüyle pekiştirmek yaklaşımı işe yaramıyor. O vurdukça biz "bak böyle seveceksin, cici" yaparak öğretmeye çalışıyoruz, hiç oralı olmuyor. Maya'ya "kızım kendini koru" diyorum ama Lukas'ın vurma ve saç yolmaları o kadar rastgele olabiliyor ki, "kaç kurtul" ya da "ellerini tut ve sertçe hayır de"yi de her zaman başaramıyor. Fakat saldırıya uğradığında kendini savun(a)maması bence ciddi bir sorun.. Sadece kardeşler arasında değil, okulda zorbalığa uğradığında ve ilerde hayatta hakkını araması gerektiğinde bu sorunla yüzleşmesi gerekecek.

Dolayısıyla, hiç bana uymayan ve kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir yönteme başvurmak zorunda kaldım: göze göz, dişe diş yöntemi. Bu fikri de aynı gün içinde konuyu açtığım biri kreş öğretmeni, diğeri üç oğlan anası iki kişiden aldım. Dediler ki; saç çekmenin acıttığını öğrenebilmesi için, çekilene "sen de onun saçını çekebilirsin" de. Aynı kural kesinlikle ısırmalar ve vurmalar için geçerli değil ama zaten bizim asıl derdimiz de saç çekme.. Isırmayı "tepki vermeyerek" %99 oranında çözdük, sadece aşırı sinirlendiğinde ısırmaya çalışıyor, o kadarı normal zaten bu yaş için (ısırma genellikle dişler tamamlandığında ya da çocuk konuşarak kendini ifade edebilmeye başladığında kendiliğinden sona eren bir davranış bozukluğu). Vurmayı da aslında kötü niyetle değil genelde "sevmek" ya da "dokunmak" için yaptığını gözlemledim, güç kontrolünü beceremiyor ve elinde bir şey varsa sorun oluyor ama yavaş yavaş onu da öğreniyor ve azaltıyor. Ama saç çekme, özellikle yapmaktan zevk aldığı ve çok sık ve rastgele yaptığı gerçekten sinir bozucu bir davranış ve dediğim gibi, hiç bir "çocuk odaklı" ve "olumlu" yöntem işe yaramadı.

Maya'ya "Maya'cım, Lukas senin saçını çekmesinin senin canını acıttığını bilmiyor ve anlamıyor. Bunu öğrenmesi için uzun zamandır uğraşıyoruz, sen de çok yardımcı oluyorsun ama bir türlü öğretemedik. Sanırım ancak kendi saçı çekildiğinde acıdığını öğrenecek. Bunun için sana izin veriyorum, eğer o senin saçını çekerse, sen de hemen onun saçını çekebilirsin" dedim. Valla dedim :) Kulağa çok çirkin geldi ama dedim. Tabii sadece saç çekme için izin verdiğimi; vurma, itekleme ya da ısırma için kesinlikle bu kuralın geçerli olmadığını özellikle ekleyerek.

Maya'nın gözleri nasıl ışıldadı görmeliydiniz. Sanki büyük piyangoyu kazanmışçasına şaşırdı ve sevindi. Çocuk 1,5 senedir bu anı bekliyormuş yahu.

Tabii daha bunu dememizin üstünden 1dk geçmeden Lukas saça asıldı. Maya heyecanla bana koşup "anne şimdi çekeyim mi?" dedi :D "Kızım sormana gerek yok hemen çek" dedim ve ekledim "Tabii bu sefer zamanı geçirdik, şimdi çekersen neden çektiğini anlamaz ama bir daha çektiği anda hemen sen de onun saçını çekebilirsin" dedim. Allaaaaaah, hanemize gün doğdu dostlar. Bi biri asılıyor bi biri, bu hızla giderlerse kel kalacaklar dedim ama.. Yerlerden öbek öbek kahve rengi uzun saçlar ve sarı kısa saçlar topladığım 3 günün sonunda; 1. Maya artık "anneeaağğ Lukas saçımı çektiaaağğ" diye ciyak ciyak ağlayıp sinirlerimi hoplatmıyor, aksine "oley Lukas saçımı çekti ve ben de onunkini yoldum" kıvamında neşe içinde takılıyordu. 2. Lukas daha önce neredeyse 3dk'da bir saç çekerken artık günde 1-2 defa çekiyordu 3. Yerlerden öbek öbek saç kümeleri toplamıyor, zaten az saç sahibi çocuklarım kel kalacak diye endişelenmiyordum 4. Onları ayırıcam, zavallı kurbanı teselli edicem, zorbaya dersini vericem gibi oldukça vakit ve enerji alan dertler ortadan kalmıştı, birbirlerinin saçlarını çekiyor ve 1sn sonra hiç bir şey yokmuş gibi ağlamadan oyuna devam ediyorlardı!

Şimdi bunu "respectful parenting" anlayışında nereye oturtabilirim, bilemiyorum. Belki "çocukların duygularını yaşamalarına izin veriyorum da rahatlıyorlar, içe atılan ve yaşanamayan duygular birikip daha büyük krizlere neden olmuyor" ya da "doğal yaşam kurallarını, sosyal hayattaki ilişkileri güvenli aile ortamında deniyorlar" falan gibi süslü kılıflara sokup "şiddeti nasıl da meşrulaştırdık anağğm" diye satabilirim ama yapmayacağım. Açıkcası utanıyorum, böyle olmamalıydı bunun çözümü ve neden işe yarıyor tam da bilemiyorum ama saldım gitti. Kozlarını paylaşıyorlar, herkes mutlu, şimdilik olumlu sonuçlar alıyoruz ama bu denkleme "başka çocuklar" nasıl katılacak işte onu bilemiyorum çünkü çocuğum tarafından kimsenin evladının saçının çekilmesini ya da canının acıtılmasını istemem ve kimsenin de saç çeken oğlumun saçını çekmesini istemem yani bu yöntem sadece iki kardeş arasında sınırlı kalmalı.. Ama dur fazla düşünme, şimdilik iyi gidiyor, Eylül'de kreşe başlayana dek bakalım olayı tamamen bitirebilecek miyiz.. Yoksa; hayvani davranışlarıyla Lukas, ailemizin kreşten bile kovulan ilk ferdi olarak tarihe mi geçecek.. Oooof of.

27 Nisan 2018 Cuma

Anaokulunun cinli havuzunda yüzme dersleri

Hatırlıyor musunuz? Bizim BAP'la felekten bir gece çalıp, duble kokteylleri yuvarladıktan sonra "aaa bu gece anaokulunun veli toplantısı vardı" diye bir panikle kalkma ve kafalar güzel bir şekilde toplantıya katılma hikayemiz vardı (hatırlayamayanlar ya da bir daha gülmek isteyenler buraya tıklayabilir). Yine bu hikayenin en abuk zirve noktasında, anaokulunun havuzunda intihar etmiş bulunan yaşlı ve yalnız adamın hikayesiyle sizleri şaşırtmayı başarmıştım. Şimdi aradan 1 sene geçmiş, havuz rengarenk boyanmış, sevimli hale getirilmiş ve montessori sistemini yalamış yutmuş yeni bir yüzme okulundan yeni bir öğretmenle, açılışı yapılmıştı. Bizim Maya geçen sene aşırı tepkiliyken bu son tatilde çıplak ayakla kumda yürüme fobisini yendi ve denizden çok hoşlandı. Bunun etkisiyle ve arkadaşlarının motivasyonuyla bu hafta birden "ben havuza gidicem" sevdasına kapıldı.

Doğrusu içimdeki tavuk tipi Türk anası panikledi. Anaokulunda yüzme öğrenmesi güzel tabii ama nasıl giyinecek soyunacak, kurulanacak, saçı nasıl kuruyacak, havuzdan çıkıp bahçeye koştuğunda (evet ayol, biri bu Almanlar'a ıslak saçla dışarı çıkılmaz, ceryanda kalınmaz gibi dünya çapında sadece Türk'e işleyen fizik kanunlarını öğretsin gözünüzü seveyim, bu çocuğun %50'si Türk, üşütür bu!) nasıl olacak bu iş bilemedim.. Lakin babası "ben de bu havuzda yüzmeyi öğrendim, "denizatı madalyamı" aldığım günü hiç unutamıyorum" diyor, başka bir şey demiyor! Ya itiraf edeyim 3 yaşında yüzmeyi öğrenmiş ve o gün bugündür solungaçlarıyla yaşamış bir su sever olarak, neredeyse 5 yaşına gelmiş çocuğumun HALA yüzmeyi sökememiş bulunması beni de geriyor. Hırs yaptım evladım, bak elalemin çocukları dalıyor dalıyor çıkıyor - aşağıdaki foto tatilden, bizzat Maya da babasının kucağında dalga dalışını zorunlu olarak denedi :)) başka türlü girilmiyor, çıkılmıyordu, napiim (hain ana).


Yok ayol, şimdilik hepsi "burnuma su girdi, kafamı suya sokamam" derdinde, yani 4-6 yaş yüzme öğrenme yaşı, ipin ucu henüz kaçmış değil. 2 sene içinde çözeceğiz evladım bu derdimizi.. Diye düşündüm ve "tamam ya, bahar da geldi, havalar da ısınacak, bu sezon git bence de yüzmeye" diyiverdim.

Tabii burası Almanya, git diyince gidilmiyor, milyon tane bürokratik adım var. Bu sabah itibarıyle hepsini tamamladık, Maya yüzmeye yazıldı, edepli bir mayo edindik (şimdiye dek hep bikini altıyla yüzüyordu ama haşema tipi mayolarla gelen Alman çocuklarını görünce, çocuğu sanki çıplak yolluyormuşum hissine kapıldım ve en azından tek parça yüzücü mayosu giysin bari dedim), saçları için bone ve kendi kurulanacağı için de ufak bir havluyu da koyduk, çocuğu yolladık. İtiraf edeyim ben bu tip ilk adımları kocaya yıkıyorum çünkü Maya son dakikada "ı-ıh vazgeçtim" diyince benim yufka yürek ebeveynlik "tamam yavrum gel koynuma" diyiveriyor ama eşim "vaz geçmek yok, niyet başarmanın yarısıdır" falan diye gazı verip biraz da itekleyerek ve hemen akabinde ortadan kaybolarak bu işi Alman tipi hallediyor.

Fakat bu havuz cinli arkadaşlar.

Ölen adamın hayaletinin çıkabilmesi için pencereleri açalım muhabbeti dönmüştü hatırlarsanız. Pencereleri açmadılar mı nedir, havuz lanetli olmaya devam ediyor. Maya tam gaz hazır şekilde havuza inmiş, kapıyı açmasıyla "montessori tipi yeni hoca"nın yerde iki seksen yattığını görmüş, gerisi kaos, korkan minik yüzücü adayları, bir önceki sene intihar eden adamı bulan öğretmenin yine aynı olayı yaşıyorum sanıp fenalaşması, diğer öğretmenin alelacele çocukları yukarı çıkarması, 112'yi araması falan derken.. Malum ev okula 4dk uzakta, 112'yi aradığınızda burda 5dk içinde hem polis hem ambulans hem de itfaiye cangır cangır geliyor, tabii baya şenlikli şekilde geldiler mahallemize. Ben de dışardaydım, bir heLecan da ben yaşadım çünkü anne kişisi her siren sesini "kesin benim çocuğuma bişi oldu, kesin kafası yarıldı gözü çıktı"ya bağlıyor, biliyorsunuz..

Neyse, kadıncağız yalnızmış, düşmüş, kafayı çarpıp bayılmış galiba.. Henüz hastaneden haber alamadık. Yarın ziyaret edilebiliyorsa gideceğim, topluca çiçek organizasyonu falan yaptık, umarım basit bir ayak kaymasıdır.. Şimdilik kimse "e yüzme dersleri ne olacak?" demedi neyse ki. İntihar olayından sonra denmişti hatırlarsanız.. Ay bu havuz yemin ederim lanetli, bu yüzme işi de yılan hikayesine döndü.. Öğrenemeyecek bu kız yüzmeyi yaaa.. Bu yaz Türkiye'ye gelince özel ders mi aldırtsam ne yapsam.. Geri kalıyor yavrum.. (hırsss hırsss hırss)

23 Nisan 2018 Pazartesi

Evde bulduğum tuhaf nesneler

Buyrun "bir evden çıkabilecek en tuhaf eşyalar top 10 listesi"nin ekstra heyecan yapalım diye geri geri sayımı.. Bir kısmının ne olduğuna, nereden bize geldiğine, hayatımıza nasıl bir renk kattığına hakikaten anlam veremedim ve buraya neşeli bir kolaj olarak koymak istedim. (Bu kadının işi mi yok derseniz, var ya çok var ama tahtalar eksik, "duramiyöriiiim")


10. Maya'nın odasından çıkan üçlü makyaj seti. Simli ve pembe, benim ne kullanabileceğim, ne çocuk oyuncağı olarak düşünebileceğim, ne de alınmasına razı olabileceğim bu üçlü seti görünce irkildim. Oyuna gelen kızlardan birinin adını söyledi, unutmuş dedi, annesine "bu E.nin mi?" diye mesaj attım ve cevap olarak eliyle yüzünü kapamış maymun imgesi geldi.. 4 yaşındalar bu kokoşlar.


9. Bunu ilk gördüğümüzde, eşimle gözgöze geldik, bu ne olabilirdi? Ben 40'a dayanan ve pembe nesnelerin çoğunu gördüğümü düşündüğüm ömrü hayatımda, bu tip birşeyle karşılaşmamıştım. Eşimse bunun "ass-plug" olduğuna emindi. Ama neden bizim kızın elindeydi, ona bunu kim ve ne amaçla vermişti? Cevaplar sevgili kayınvalidem "pembe sever Betigül"ü işaret etmekteydi.. Bu; son derece masum bir allık ve yanak masajı süngeriydi..


8. Bu; bir çorap tekiydi.. Ama sorun şuydu; diğer teki neredeydi.. 2 ay süresince arandı (evet çamaşır makinesinin ufak gider deliği ve yorgan çarşaflarının içine de bakıldı) fakat bulunamadı.. Ve bu çorap teki benimdi.. Böyle komik çoraplarım vardı, utancım yoktu..


7. Yine pembe bir nesne, yine bir bilmece.. Bu neydi.. Neyin parçasıydı ve daha büyük sorun, Bayan 4 yaş için "boyu küçüldükçe değeri büyüyen nesneler" kıstasında nereye düşmekteydi, yani çöpe atılabilir miydi, yoksa 1-2 ay beklenerek "x'imin y'si nerdeeee?" krizi bertaraf edilebilir miydi.. Beklendi ve mutlu sonuca ulaşıldı. Bu bir pembe domuzcuk kuyruğuydu, kopmuş ve yok olmuştu. Ama "süper anne" onu bulmuş, monte etmiş, günün krizinden kıl payı yırtmıştı! Bu bir ileri görüşlülük ve başarı hikayesiydi!


6. Birkaç sene önce kaderin neşeli bir cilvesiyle karşıma çıkarttığı bu kalp şeklindeki patatesi yemeye kıyamamış, buzluğa atmıştım. Ta ki Maya keşfedene ve odasındaki zulasına götürmeye ısrar edene, biz bu konuyu medeni bir şekilde tartışırken, Lukas bizi uyutup patatesi ele geçirip dişleyene ve bir köşesini kopartıp ereksiyon halindeki penise döndürene dek.. Fotoğrafı eski bloğumdan kopyaladım.. Çöpe giden romantizm olarak burada hatırası kalsın.


5. Mayanın zulası. Başlı başına bir delilik abidesi. Maya rastgele edindiği, ufak ve mümkünse pembe, kalpli ya da simli nesneleri bu bardağın içine koyar ve bardağı da Lukas'ın ulaşamayacağı bir yerde saklar. Bunun içindeki nesneler dünyanın en kıymetli nesneleridir ve kat-i surette ellenemez. Bazen içlerinde sümüklü böcek kabukları da olur, ama kurumuş bir solucan (Maya'nın değimiyle yağmur kurtu) bulmak ve neden odasında, başucunda ve "kıymetlimmmms" kutusunda tutamayacağını anlatmak (ama anne, yağmur kurtu hastalanmış ben ona bakıyorum vitamin veriyorum, ben büyüyünce veteriner olucam ya..) bu gariban kadını çok ama çok zorlar..


4. Bizim evin otorite simgesi: zil. Bazen çok zorlandığımda "3'e kadar sayıyorum yoksa zili çalıcam ona göre" diye çığırdığımı saklayamayacağım. Bu zilin çalınması demek annenin keçilerinin ipleri koptu, dağlık alana doğru koşturuyorlar, olay bitti demektir ve 3 olmadan, zil çalmadan o eller yıkanacaktır, o oyuncaklar toplanacaktır, o banyoya girilecektir! Bu zil otoritedir (aynı zamanda da vakti zamanında bir maymunun boynundan çıkarılmıştır). Hayır Pavlov'la bir akrabalığım bulunmamaktadır..


3. Yine bir Maya klasiği; herkes gibi efendi uslu yumuşak bir pelüş hayvanla uyumak yerine, bir dergiden kesip boyayıp üstüne de "Lilifee" yazdığını sanan (evet onun özel yeteneği el işleri) Maya'nın uyku arkadaşı Lifee kelebeği. Maya bir süredir bu kelebekle yatıyor, bu kelebekle kalkıyor. Yorumsuz. Sadece.. Tuhaf..


2. Bu tatlı ayakkabılar, Lukas'a hediye geldi ama onun giymesi hiç kısmet olmadı çünkü ayakları 45 numara. Ayakkabı giyecek yaşa geldiğinde direkt Maya'nın kreşe giydiği botlarını giyerek pehlivanlık hayatına devam etti. Bu sevimli ayakkabıları isteyen var mı arkadaşlar? Tek isteyen olursa yollayayım, çok isteyen olursa çekiliş yapayım :D Heyecan olsun.. Çok sevimliler, sevimli birinin olsun..

Veeeeee; büyük final.. Bir evde olabilecek en tuhaf eşyalar listesinde hiç zorlanmadan tüm basamakları alaşağı edecek bu şahane bebek! Ya da nam-ı diğer Chucky.. Maya'nın kuzeni getirdi ve götürmeyi unuttu ve ben o günden beridir diken üstünde yaşıyorum. Neden? sorusu hiç bitmiyor.. Neden pembe gözler, neden memeler, neden o ifade, neden böyle bir oyuncak, neden bizim ev???

Nedeeeeeen!?

18 Nisan 2018 Çarşamba

Çocuklar tek başlarına birbirlerinde ne zaman yatılı kalabilir?

Bir süredir Maya arkadaşlarının onda kalmasını ya da bir arkadaşında kalmayı hayal ediyor. Genellikle oyun randevularımızdan sonra iki minik canavarın "noooooolur"larıyla mücadele etmek zorunda kalıyorum: "noooolur M. bu gece bizde kalsın, nooolur E. benim odamda kalsııın". Tabii ki bana göre, 4 yaş, çocukların tek başlarına birbirlerinde kalmaları için çok erken bir yaş. Ben ilk defa en yakın arkadaşımda kaldığımda 10 yaşındaydım ve ailelerimiz çok yakın tanışıyorlardı (kardeşten farksızdık, hala da öyleyiz, en yakın arkadaşımla 35 senedir dostuz). Ama genel anlamda arkadaşlarda kalma ve onların bizde kalabilme onayı ancak 13 yaş ve sonrasında gelmişti. O zamanlar anlayış öyleydi.

Şimdi nasıl bilemiyorum. Akraba çocuklarını tabii bunun dışında tutuyorum ama sanırım bir çoğumuz yine ilkokul ya da orta okul döneminde yatılı misafir (olma) onayı verecektir diye düşünüyorum. Almanya'da bu yaş biraz daha düşük. Bazı anaokullarının "sleep-in" partisi oluyor, yani çocuklar hep birlikte uyku tulumlarıyla anaokulunda kalıyor (buna onay verirdim tabii). Ayrıca 5-6 yaşında bir çok çocuk tek başlarına "sleep-over" yani birbirlerine yatılı misafir olma deneyimi de yaşamış oluyor.

Bu haftasonu bizim de ilk defa yatılı çocuk misafirimiz oldu. Kızımın kendiyle yaşıt eşimin kuzeninin kızı, J. bize geldi ve haftasonunu beraber geçirdik. Pazartesi sabahı kesinlikle bir zihinsel ve fiziksel spa'ya ihtiyacım olsa da, çok zevkli geçtiğini söyleyebilirim. J. ile Maya, doğduklarından beri kankalar. En az 3 haftada bir tam gün görüşüyorlar. Biz eşimle ikimiz de tek çocuk olduğumuz için, bu 2. göbekten kuzen bizim için çok kıymetli, çünkü ailedeki tek çocuk o (en geniş ailelerimizi hesaba katsak bile, en küçük birey 35 yaşında!). Ayrıca J. bizim vaftiz çocuğumuz yani ailesine Allah korusun bir şey olursa, J.'yi biz kendi çocuğumuz gibi büyütmekten sorumluyuz (merak edenler için, Maya ve Lukas vaftiz edilmediler, dolayısıyla bir koruyucu ailemiz yok ve bu beni çok aşırı düşündürüyor.. Neyse..)

J. babasıyla geldi (ben ısrar ettim, yoksa tek başına yollanıyordu!) çünkü bence 4 yaşında bir çocuk aileden bile olsa anne ya da babasından biri olmaksızın gece bir akrabasında kalmamalı (tabii zaruri haller, hastalıklar, anne babanın şartları ya da önemli sosyal planları dışında). İkisi bizden 1 saat uzaklıktaki şehirlerinden cts sabahı geldiler ve pazar akşamı döndüler. Kızlar iki tam gün coştular, sanırım günlük 1'er saat çocuk parkında oynamak dışında burunlarını bile evden çıkarmadılar, istemediler. Biz de "ok" dedik, yemeklerimizi falan hep evde yedik, eşimle kuzeni cts gece koca bir kutu cin/toniği bitirdiler falan (gelicem buna, delirttiler beni). Pazar akşam giderlerken kızlar hüngür hüngür ağladılar, çok şekerlerdi..

J.'ye Maya'nın odasında yer yatağı yaptık. Normalde ikisi de 7.30-8'de uyuyan çocuklar ama bu gecenin şerefine onları beraber yatağa hazırlayıp, masallarını anlatıp, odalarını zifiri karanlık yapıp, bebek radyolarını da takıp kapadık kapılarını, "ne zaman isterseniz uyuyun" dedik ve 1 saat konuştuktan sonra 9.30 da horul horul uyuyorlardı! Şok evet, ben 12.30'dan önce uyumazlar, çığlık ve zıplamaları bitmez, yan odada yatan Lukas'ı da uyutmazlar falan diye düşünmüştüm. Hiç aklıma gelmeyen tek sorun şuydu; eşimin baba tarafı dağlara sevdalı, hepsi sportif tipler, dolayısıyla "yanıyorlar". Bizim 23 derecelik ev onlara cehennem sıcağı verdi ve "illa çocukların odasındaki kalorifer tamamen kapansın ve pencelereler açık uyusunlar!" demesinler!!!! Yahu dışarıda hava eksi derece! Almanlar çocuklarını 18-19 derecede uyutuyor, bahsetmiş miydim.. Gözüm döndü ayol, benim çocuk zatürre olur, alışkın değil.. Uzuuun tartışmalardan sonra pencerelerin kapanması ama kaloriferlerin de kapanması orta noktasında anlaştık (yine de içim rahat uyuyamadım, 18 derece brrrr, akdenizliyim ben ya!).

Uyku kısmı rahat oldu. Yemek kısmı zaten rahat oldu, bu çocuk milleti biliyorsunuz yemez yemez ama bir araya gelince dünyayı yer. Oyun kısmına hiç girmeyeyim, bunlar zaten 1 seneden uzun süredir bizi odalarına sokmuyorlar, diğer çocuklarla oyun randevularımızda da öyle. Yaşasın 3+ yaş yahu, çağır eve bir çocuk, eğlesin birbirini, sen de ara sıra kontrol et ama genelde kendi keyfine bak, ebeveynlikte doruk noktası :D Tek sorun, Lukas kesinlikle istenmiyor ve garibim kapının arkasında miyk miyk ağlıyor, büyüklerle de oturmak istemiyor.. Bir ara Lukas'ı aldılar içeri, sonra saldılar, ağzı gözü ispirtolu kalemlerle boyanmış olarak.. Ama o çok mutluydu tabii.

Banyo küvetinde meyve saati (neden diye sormayın..)


Gecenin korkunç olayı J.'nin Maya'nın kaydıraklı yüksek yatağında gizlice zıplarken, giydiği yerleri süpüren Elsa elbisesine dolanıp 1,5mt'den küt diye yere düşmesi oldu. Allah korudu valla çocuğu. Ben o sırada içerde Lukas'ı değiştiriyordum ve eşimle kuzeni de cin'in yarısına gelmişlerdi, tabii benim bir tepem atsın, ağlayan çocuğu da kapıp kucaklayıp aynen bir "tavuk anne" edasıyla bunların üstüne yürüdüm ve "ne biçim babasınız, çocuklarınıza bakın, zaman cin içme zamanı değil, bu ciddi bir gece" diye çığırdım. Tabii ben böyle adamları azarlayınca olay çocuk için daha da korkutucu bir hal aldı. Babası da "noooolur O.'ya (anne) söyleme" diye yalvarıyor bir yandan! Hey Allahım sanırım haftasonu ben 3 değil 5 çocuk baktım ama farkında değilim!

Yani 2 gün 1 gece süren "ilk yatılı misafir maceramız" böyleydi. Sanırım Maya da yazın babasıyla J.'de kalmaya gider. Maya tabii şimdi üst komşu M. bizde kalsın (annesi dünden razı!), E. bizde kalsın (onunki de!), O. bizde kalsın (tabii ki onunki de!) falan düz gidiyor ama yok cicim, aileden olmayan, hele hele yanında anne babasıyla gelmeyen şimdilik kalmasın bence. Çünkü totom yemiyor arkadaşlar. Küçükler daha. Uykusunda korksa annem diye ağlasa ne yapacaksın!? Sonra bir de düşünmek istemediğimiz kısım var.. Tamam, her hangi bir çocuk istismarı durumunda gelip söyleyecek yaştalar artık ama iş işten geçtikten sonra söylese ne yazar? Henüz karşı koyacak, kendini koruyacak aşamada değiller. Risk almak istemiyorum.

Aslında bu konuda çok düşünüyorum. Yani çocukları olası bir istismardan korumak için yaşa uygun bilgilendirmeyi tabii ki vermeliyiz. Ama bu çok ince bir denge. Dünyanın ve insanların genelde güvenilmez oldukları fikrini aşılamak istemiyorum, tam tersine Maya'nın kendi cümleleriyle: "anne, bazı kötü insanlar da var ama genelde herkes çok iyi di mi?" diye düşünüyorum. Evet naif bulabilirsiniz ya da "aman kötüleri öğret kendini savunsun" diyebilirsiniz ama ben güvensiz ve paranoyak bir çocuk yetiştirmek istemiyorum. Nedeni; bir başka zamana.. Şimdi gerilen sinirlerimi yumuşatmak için biraz kitap, biraz çay, biraz yüz masajı, biraz uyku :)

15 Nisan 2018 Pazar

Bahar bize bi çarptı..

Havalar güzelleşip, bahar kendini hissettirmeye başlayalı beri, benim çocuklar Mart kedisi gibi devamlı evden kaçma, çıkıp gitme, eve geri dönmek istememe halindeler. Devamlı bir kapı kenarına oturup miyavlama hali..

Lukas özellikle benim tuvalete ya da çamaşır asar halde olmamdan yararlandığı anlarda sinsice kapıyı açıp çıktığı için, dış kapıyı kilitlemeye başladım. Fakat iki koluyla kapıya asılıp ayaklarını da göbeğine kadar çekmek suretiyle, resmen kapı kolu maymununa bağladı. Dayanılmaz.. Ama onun bakış açısından, haklı.

Doğa son 1 haftada 18-20 dereceyi görünce, birden delirdi. Daha dün çırılçıplak olan dallar bugün pespembe, sapsarı, mosmor.. Doğaya çok önem verildiği için, yağmuru da bol yiyen doğa, semirdikçe semiriyor. Doğa delirince, tüm hayvanlar (sabahın 4'ünde ötmeye başlayan çalı bülbülleri, hemen dibimizdeki parktaki geyik ve ceylanlar, balkona gelen sincaplar ve hoplayıp zıplayan tavşanlar!) deliriyor. Doğa ve hayvanlar delirince, eh çocuklar da deliriyor..

Bazı annelerin işi baharla birlikte zorlaşıyor çünkü bazı çocukların özel durumları, bahar aylarında özellikle artıyor. Mesela Duyu Bütünleme Bozukluğu (sensory processing disorder) tanısı alan çocuklar, bahar ayında etrafta uyaran sayısının ciddi derecede artmasıyla birlikte gerçekten zorluyor. Ya da bipolar bozukluğu, migren ya da alerji sorunu olan yetişkinler.. Yani aslında bahar yoruyor ve zorluyor. Sadece kedileri değil..

Bende de aşırı bir enerji patlaması oldu geçen hafta. Resmen ağaçların tomurcuğunun patlaması gibi, resmen patladığımı, çiçek çiçek açtığımı hissettim. Gece 11'de yatıyorum, sabah 5'te kalkıyorum ve şekersiz falan yaşamadığım halde enerji doluyum. Pis kış sonunda bitmiş, umut gelmiş. Bisikletten inemiyorum, rengarenk efil efil giyiniyorum, saçımı yıkayıp yıkayıp çıkıyorum, çocuklarla öğleden sonra saatlerce oyun parkındayım, oturmuyorum ille kızımla o 5mt'lik ipli tırmanma zımbırtısına tırmanıyor, tepeden kayarak iniyorum.. Eve koşup akşam yemeği hazırlayıp, sırtıma attığım gibi bira bahçesine koşuyorum. Çocuklar ve ben devamlı bir açık havada oynama, çan çan konuşma (sokaktan insan çevirip yahu!), yeni şeyler deneme ve oyuncak, kitap ve giysi satın alma halindeyiz. Tam bir "manik" durum. E ne oldu; hasta oldum sonunda.

Hava çarptı, öğlen 18 ama sabahın körü hala 7 derece. Boğazım cam yutmuşum gibi ağrıyor, çocukların burnu "gezen tip köy çocuğu" misali şırıl şırıl akıyor, kocam zaten bahar alerjisi coştuğu için gözler kan çanağı halde devamlı hapşırma halinde. Bahar bizi çarptı.. Ama mutsuz muyuz, asla.. Aksıra öksüre devam, yaşasın açık havada yaşam..

Manik halin en güzel yanı da, "ben herşeyi başarabilirim yaaa" hissi. Bir sürü yeni planım var, bir sürü projem var, sanki kış uykusundan kalkan bir ayı gibiyim, açım arkadaşlar! İnsanlarla konuşup gülüşmeye açım, bisikletle baldırlarım ağrıyana dek dolanmaya açım, yeni yerler keşfetmeye, yeni bir şeyler denemeye açım. Çocuklar da aynen böyle hissediyorlar işte. Kapı önlerinde ağlamaları, "gel" diyeni sallamadan koşturup durmaları, iki ısırık alıp bırakmaları ya da koca tabağı yalayıp doymadım diye bağrınmaları bundan. Ayol yaz geliyor yaaaa, daha güzel bir an mı var! Düşünsenize 6 ay yaz! Akıl dayanmaz :D Her sene mi oluyor hem de, deme????

Ufaklığın ellerini çırpa çırpa koşturmasına bayılıyorum. Büyüğün bahçeye attığımız trambolinde zıplamasına bayılıyorum. Tam bir etobur olan BAP'ın hazırladığım tuhaf salataları zevkle yemesine bayılıyorum. Bisiklete binerken rüzgarın kokusuna bayılıyorum. Suyla oynayan ve donuna kadar ıslanan çocuklara bayılıyorum. Sincapların balkonuma gelmesine, evin arkasındaki parkta ceylanlarla gözgöze gelmeye, etrafımda tavşanların zıplamasına bayılıyorum.

En çok da tüm bunları görebilmeye, değer verebilmeye, şükredebilmeye bayılıyorum..